ben geldim,hoşgeldim:))

Bunları buraya ilk geldiğim tarihte yazmıyorum maalesef. Şu anda o tarihte olmayı isterdim. Geçirdiğim günleri tekrar yaşamak için değil ama yaşadıklarımın bana hissettirdiklerini daha iyi hatırlayabilmek için. Yabancı bir ülkede yaşamaya başlamak, insana tahmin ettiğimden daha karışık şeyler hissettirebiliyormuş. Aklımdan geçenleri kâğıda dökmeye zamanım yok değildi ama bu karışık duygular insanın biraz zamanını alıyor gibi:))
Uçağım rötarlı bir şekilde 12ye doğru indi buraya. Beni karşılamaya gelen abla ile eve geldik. İnsanın eli kolu valizlerle dolu iken otobüse binmesi ve hatta indiği duraktan eve yürümesi epeeey bir yorucu oluyormuş. Ben demiyorum, geldikten sonraki 3 gün boyunca hiç durmadan ağrıyan kollarım diyor. Evimizin olduğu mahallede bol bol Pakistanlı ve Arap mevcut. Bütün cadde ‘halal food’ yazan dükkânlarla dolu. Ama işin vitrine yazmakla bitmediğin öğrendik. Hiç birine yanaşmıyoruz. Alışveriş ilk günlerde epey bi komikti. Üzerinde vejeterjanlara uygundur mealinde bir cümle olmayan hiçbir şeyi almıyoruz. Bu yazı olanların da içindekiler kısmını dikkatlice okuyoruz. Bi elimizde paket bi elimizde sözlük, her tezgahta yarım saat oyalanıp içindeki malzemenin ne olduğunu anlamadığımız için bişey almadığımız çok oldu:)) Bozuk paralar ise ilk günlerde facia gibiydi. Bikaç defa kasiyerin önüne elimdekilerin hepsini koyup ne kadar tutuyosa almasını istedim:)) Beni en çok şaşırtan trafik oldu elbette. Buraya gelmeden önce tersten akan trafikte zornalacağımı düşünmüştüm ama sandığım kadar zor olmadı. Şaşırdığım kısım trafiğin akış yönü değil şekli. Hayatımda görmediğim kadar çok otobüs var trafikte. Herkes toplu taşımayı kullanıyor çünkü park paraları çok pahalıymış burada. Ve bir sürü otobüs ve arabaya rağmen trafik hiç tıkanmıyor. İş başı saatlerinde bile sıkışıklık olmuyor. Burdaki arabalara korna takmadıklarından şüphelenmeye başladım çünkü kimse korna çalmıyor. Veee otobüslere bir tek kapıdan inip binildiği helde itiş kakış olmuyor. Otobüslerin tek kapısı olduğuna bir iki gün inanmadım. Acil çıkış kapılarını normal kapı zannettiğim için insanlar niye buraları kullanmıyorlar diye düşündüm:)) Bindikten sonra parayı şoföre ödüyorsunuz ve şoför, son kişi binip, çantasından parasını bulup, parasının üstünü geri alana kadar kesinlikle hareket etmiyor. Bunu görünce ilk aklıma gelen ayağınız yerden kesilir kesilmez gaza basan Türkiye'deki otobüs şoförleri oldu. Bankalarla numaratör yok. Bi sıra var ona girip ne kadar sürerse sürsün sesiniz çıkmadan bekliyorsunuz. Marketlerdeki kasa sırası da dahil hiç bi sırada nefesinizi önünüzdeki kişinin ensesinde hissettirmiyorsunuz. Hissettiremiyorsunuz zaten, biraz yaklaşınca dönüp ters ters bakıyorlar:)) Kendi işini kendin gör memleketi burası valla. Tramvay biletinizi makinadan alıyorsunuz, markette aldığınız malı kendinizin okutabilceğiniz kasalar var, benzinliklerde pompacı yok. Bi de işsizlik maaşıyla geçinen bir sürü insan var diye yakınıyorlarmış. Alın buralara birer gişe görevlisi, kasiyer millet çalışsın. Sen lokmayı ağzına verirsen napsın insanlar çalışıp da, di mi ama:)) Ama şehrin bu kadar düzenli olmasının büyük bi nedeni var tabi; nüfusu. Burası benim küçük dediğim İzmir'in kaçta kaçı bilmiyorum bile. Greater Manchester dedikleri bir keç yerin birleşiminden meydana gelen yerleşim 2 buçuk milyon nüfusa sahip ama bizim Manchester dediğimiz 'şehir' sadece 400.000 nüfuslu. Eee bu kadarcık insanla düzen kurmazlarsa ayıp zaten. Şöyle bir şey de var ama; şehir bu kadarcık insana rağmen bile gayet pis. Bizim oturduğumuz semt çok nezih bir yer değil ondan mı bilmiyorum ama sokaklarda falan çerçöp cirit atıyor. Manchester üniversitesinin ana kampüsünün olduğu Oxford road da çok pir-u pak değil yani. En çok (temizlenen demicem) temizlenmeye çalışılan yer şehir merkezi. Picadilly Garden denen, benim doğduğum apartmanın bahçesinden hallice bir çimenlik ve süs havuzunun mevcut olduğu bir bahçe burası. Önünde dönen fırçaların olduğu küçük arabalardan başka 'çöpçü' diyebilceğimiz bi iş koluna rastlamadım. Etrafta mangal maşasına benzer bi mekanizmayla çöp toplamaya çalışan insanlar var ve anladığım kadarıyla görüp görebilceğim tek çöpçüler onlar. Ama nasıl bi tezattır anlamadım her yer yemyeşil ve yeşile çok iyi bakmışlar. Adım başı kocaman parklar bulabilirsiniz. Bir de şehrin eski binalarına çok iyi bakmışlar tabi. Eskiler sürekli bakım görmüş ve yeniler de onlara benzer şekilde inşa edilmiş. Çok kolay kaybolabilirsiniz çünkü bütün evler birbirine benziyor:)) Ben şimdiye kadar hiç kaybolmadım ama bilmediğim hiç bi yere gitmeye de çalışmadım açıkcası:)) Bunu yazmazsam içimde kalcak ama musluklara da çok gıcığım burda:)) Çoğu lavaboda soğuk ve sıcak su ayrı ayrı iki musluktan akıyor. Biri sağda biri solda. Yani elinizi yıkarken ya kaynar suyla haşlıyorsunuz ya da buz gibi suyla donduruyorsunuz. Bizim evde böyle olmadığına çok sevinmiştim ilk gördüğümde ama şekil değişse de mantık değişmemiş anladığım kadarıyla. Sıcak ve soğuk suyu aynı anda açtığınızda ılık su gelmesi gerekirken nasıl olduğunu hala çözemediğim bir şekilde akan suyun yarısı sıcak yarısı soğuk oluyor. Gulf Stream gibi böyle birbirlerine karışmadan akıyorlar. Nasıl bi fizik yasasına karşı geliyoruz bilmiyorum ama durum bu.
Şehirde evden başka düzenli olarak gördüğüm tek yer dil kursum elbette:)) Sistem olarak Türkiye'dekinden çok da farklı bi şey yok. Gramer, ünite kitabı işleyip gidiyoruz. Türkçe konuşamıyoruz tabi derslerde o ayrı:) Bizim kursun nüfusu milletlere göre üçe ayrılıyor. Bir kısmı Arap, diğer kısmı Uzak Doğulu, diğer kısmı da karşık:)) Tenefüs aralarında ingilizceden ziyade arapça ve uzak doğu dillerini (çince,japonca ve koreceyi ayırabilcek kabiliyetim yok:)) duymanız mümkün. Kimseyi kınıcak halim yok, biz de Türklerle takılıyoruz tenefüslerde çünkü:))

2 yorum:

Sevcan Ozturk 17 Mayıs 2008 18:53  

:))))))))
saturday night hatırasını ve piccally felaketini nasıl atlarsın...
bir dost

amor fati 27 Mayıs 2008 22:30  

galiba o kısımları es geçeceğim bir dost.onları kalbimizde yaşatalım yeter bence:))

burada neler oluyor?